1. Anasayfa
  2. DİNİ BİLGİLER

Hendek Savaşı Tarihi ve Sonuçları

Hendek Savaşı'nın Nedenleri, Hendek Savaşı'nın Önemi, Hendek Savaşı'nın Sonuçları ve Hendek Savaşı sırasında verilen üç müjde nedir? Hendek Savaşı Tarihi ve Sonuçları.

Hendek Savaşı Tarihi ve Sonuçları
Hendek Savaşı Tarihi ve Sonuçları
0

Hendek Savaşı Kısaca

Hendek Savaşı, 31 Mart 627’de (Hicri, 5) Medine’nin Müşrikler ve Beni Kureyza Yahudileri tarafından sonraki 27 gün boyunca kuşatılmasıdır. Mekkeli pagan Araplar ve Yahudi Beni Kureyza kabilesi ile Müslümanlar arasındaki üçüncü ve son savaştır.

Düşman saldırısını kolayca önlemek maksadıyla, Peygamber Efendimiz’in Medine etrafında hendekler kazdırması sebebiyle, Hendek Savaşı adını alan bu muharebenin bir diğer adı da “Ahzab”dır.

Çarpışmalar çok şiddetli oldu. Karşılıklı ok ve taş atışları ile taraflar birbirlerini yıldırmak ve püskürtmek istedi. Çarpışma öylesine şiddetle devam etti ki bir gün Resul-i Ekrem Efendimiz, o günün öğle, ikindi ve akşam namazlarını bile vaktinde kılma imkan ve fırsatını bulamadı.

Peygamber Efendimiz, Müşriklerin ittifakını bozmak için casuslar görevlendirdi. Müslümanlar tarafında açlık, yorgunluk emareleri başlayınca Peygamber Efendimiz Allah’a dua etti. O günün gecesinde şiddetli bir rüzgar başladı ve dondurucu soğuk oldu. Müşriklerin kalbine korku düştü, ardından geri çekildiler.

Bir ay kadar süren çetin bir çarpışma ve muhasara, Allah’ın yardımıyla sona erdi. Hendek Savaşı Müslümanların son savunma savaşıdır. Hendek Gazvesi, müşriklerin Müslümanlara karşı açtıkları en korkunç ve zorlu bir savaştır.

Hendek Savaşı’nın Nedenleri

Hendek Gazvesi, müşriklerin Müslümanlara karşı açtıkları en korkunç ve zorlu bir savaştır. Bu gazve, Müslümanları ve Medine İslam Devleti’ni tarihten silmek için yapıl­mıştır.

Sürgün edilen Beni Nadir Yahudilerinin birtakım ileri gelenleri, Hayber’e sığınmışlardı. Müslümanlara karşı intikam ateşiyle yanıp tutuşuyorlardı. Kureyşlilere işbirliği teklif etti­ler. Hatta onların puta tapıcılığının Müslümanlıktan daha üstün olduğunu söyleyip putlara taptılar. Bunun üzerine Allah Teala şöyle buyurdu:

“Kendilerine kitaptan nasip verilenleri görmedin mi? Putlara ve tağuta iman ediyor­lar, sonra da kafirler için; «Bunlar, Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır.» di­yorlar. Bunlar, Allah’ın lanetlediği kimselerdir. Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lanetli) kimseye gerçek bir yardımcı bulamazsın.” (en-Nisa, 51-52)[1]

Müşrikler, zaten böyle bir fırsat beklediklerinden, hemen harekete geçtiler. Müslümanların, Uhud Harbi’nde ciddi bir zafer elde edememelerinin, diğer Arap kabilelerini cesaretlendirmesinden de istifade ederek birçok müttefik bulan Kureyşliler, on binin üzerinde büyük bir ordu kurmaya muvaffak oldular.[2]

Olanları haber alan Resulullah, ashabıyla istişare etti. Onlara, Allah’ın emirlerine isyan etmedikleri, Allah yolunda meşakkatlere katlandıkları takdirde, ilahi yardıma nail olacaklarını va’detti. Allah’a ve Resulü’ne itaat etmelerini emretti.

Hendek Savaşı’nda Uygulanan Taktik

Allah Teala, Peygamber Efendimiz’e hendek kazılmasını ilham etti. Bunun üzerine Allah Resulü ashabına, Medine’den çıkarak savaşmayı mı, yahut müdafaa için şehrin etrafına hendekler kazılmasını mı istediklerini sordu. Selman-ı Farisi:

“–Ya Resulallah! Biz de Fars diyarında düşman süvarilerinin baskınlarından korktuğumuz zaman etrafımızı hendekle çevirirdik.” dedi.

Hazret-i Selman’ın, Peygamber Efendimiz’in tavsiyesini destekleyen bu sözü, Müslümanların hoşuna gitti.

Ashab-ı kiram, aynı zamanda Allah Resulü’nün Uhud Gazvesi’nde şehrin dışarı çıkmayıp Medine’de müdafaada kalmayı arzuladığını hatırlamışlardı. Böylece Medine’nin etrafına hendek kazılmasına karar verildi.

Medine, yalnız bir tarafından açık ve tehlikede idi. Diğer tarafları ise birbirine girmiş binalarla adeta bir kale gibi çevrili idi. Ayrıca sık hurma ağaçları ile de geçit vermez bir halde idi. Resulullah, hendeğin, düşmana açık olan tarafta kazılmasına karar verdi. Şeyhayn Hisarları’ndan Mezad mevkiine kadar uzanan bir çizgi çizip her on kişiye; “Şuradan şuraya kadar.” diye göstererek hendek kazmak üzere belirli bir yer ayırdı.

Hendek kazma işinde Allah Resulü de bizzat çalıştılar. Hatta yiyecek sıkıntısı zuhur ettiğinden, mübarek karınlarına taş bağlamak mecburiyetinde kaldılar. Ancak Peygamberler Sultanı Efendimiz, bu durumda bile Rabbine şükürden geri kalmıyordu. Bera bin azib anlatıyor:

“Resulullah’ı Ahzab günü bizimle toprak taşırken gördüm. O sırada Abdullah bin Revaha’nın şu şiirini terennüm ediyordu:

“Allah’ım, Sen bize hidayet etmemiş olsaydın, ne sadaka verebilir ne de namaz kılabilirdik! Ya Rab! Düşmanla karşılaştığımızda üzerimize sekinet indir! Ayaklarımızı kaydırma! Onlar bize saldırdılar. Bizi fitne-fesada düşürmek istediklerinde biz kaçmaz, dayatırız!”

Şiirin sonundaki “ebeyna: kaçmaz, dayatırız» kısmını okurken de sesini yükseltiyordu.” (Buhari, Meğazi, 29)

Ashab-ı kiram o kadar sıkıntıya düşmüşlerdi ki, karınlarını dahi doyuramıyorlardı. Hazret-i Enes bu hali şöyle ifade eder:

“Sahabilerin yemesi için bir avuç arpa getirilir; bu, tadı ve kokusu değişmiş bir yağ ile pişirilir ve önlerine konurdu. Herkes aç olduğu halde bu yağın sertliğini ve bozuk tadını ağızlarında hissederlerdi. Yemeğin ağır ve hoşa gitmeyen bir kokusu olurdu.” (Buhari, Meğazi, 29)

Küçük-büyük bütün Müslümanlar hendek kazma işinde çalışıyordu. On beş yaşlarında bir çocuk olan Zeyd bin Sabit bir ara uyuyakalmıştı. Müslümanlar onu hendeğin kenarında uyur bir halde bırakarak gitmişlerdi. Yanına varan Umare bin Hazm şaka olsun diye onun silahlarını alıp sakladı. Zeyd uyanıp silahlarını bulamayınca telaşlandı ve korktu. Peygamber Efendimiz bunu işitince Zeyd’i yanına çağırttı ve ona:

“–Ey uykucu! Sen uykuya daldın, silahların da kaybolup gitti!” buyurduktan sonra:

“–Bu çocuğun silahlarının nerede olduğunu bilen var mı?” diye sordu. Umare:

“–Ya Resulallah, ben biliyorum, silahlar bende.” dedi. Allah Resulü:

“–Silahlarını ona teslim et!” buyurdu ve şaka olarak da olsa Müslümanları korkutmayı veya onların herhangi bir şeyini alıp saklamayı yasakladı. (Vakıdi, II, 448)

Hendek Savaşı’nda Verilen Üç Müjde

Bu sırada ashab-ı kiram, Resulullah’a, çok büyük ve sert bir kayaya rastlayıp onu kıramadıklarını bildirdiler. alemlerin Efendisi, sivri balyozu ellerine alarak besmeleyle o kayaya üç defa vurdu. Onu ince kum gibi dağıttı. Ayrıca her vuruşta mü’minlere büyük müjdeler verdi. Birinci vuruşta Şam’ın (Bizans), ikincisinde iran’ın, üçüncü vuruşta da Yemen’in anahtarlarının kendisine verildiğini, bu memleketlerin saraylarını bulunduğu yerden gördüğünü ifade etti.

Buraların i’la-yı ke­limetullah ile şerefleneceğini müjdeleyerek, gelecek zaferle­rin heyecanıyla, mü’min gönüllere ümit aşıladı. Hakkın, yakın bir gelecekte batılı mutlaka imha edeceğini müjdeleyip, olmaz sanılan pek çok işin olur halinde teselsül edeceği cihanşümul bir hidayet haritası çizdi. Varlık Nuru Efendimiz, Kisra’nın Medain’deki beyaz köşkünü tarif edince, Selman-ı Farisi:

“Doğru buyurdun! Sen’i hak din ve kitab ile gönderen Allah’a yemin ederim ki, o aynen tarif ettiğin gibidir! Sen’in Resulullah olduğuna (bir daha) şehadet ederim!” dedi. Allah Resulü:

“Ey Selman! Bu fetihleri Allah benden sonra size nasib edecektir! Şam muhakkak fetholunacaktır! Herakliyus ülkesinin en uzak yerine kadar kaçacaktır! Siz bütün Şam’a hakim olacaksınız! Hiç kimse size karşı koyamayacaktır. Yemen muhakkak fetholunacaktır! Ondan sonra Kisra öldürülecektir!” buyurdu. Nitekim Selman:

“Ben bütün bunların vuku bulduğunu gördüm!” demiştir. (Vakıdi, II, 450) Buralar birer birer fetholundukça Ebu Hüreyre de:

“Bu fetihleriniz sizin için birer başlangıçtır! Ebu Hüreyre’nin varlığı kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, fethettiğiniz ve kıyamete kadar fethedeceğiniz bütün şehirlerin anahtarlarını Allah Teala, Muhammed’e önceden vermiştir!” derdi. (İbn-i Hişam, III, 235)

Allah Resulü’nün bu müjdeleri, Müslümanların çekilecek sıkıntıya daha kolay katlanmaları için çok büyük bir manevi destek oldu. Neticenin mü’minlerin lehine, İslam düşmanlarının aleyhine olacağı hakikatinin evvelden bildirilmesi, imanlı gönüllerin sabır ve dayanıklılığını artırdı. Zira Hendek; ıztırap, yorgunluk, açlık, soğuk ve karanlığa karşı verilen mücadele sebebiyle de, tahammül ötesi bir meşakkat ve çile kumkumasıydı. Ayrıca Allah Resulü:

“Allah’ım! Hayat, ancak ahiret hayatıdır. Ensar ve Muhacirler’e nusret eyle!..” (Buhari, Meğazi, 29) niya­zıyla, dünyadaki bütün ızdırap ve yorgunlukların, ebedi saadet dolu bir hayat karşısındaki değersizli­ğini ifade ederek, ashabına ahireti hedef gösteriyordu.

Hendek Savaşı’nda Çekilen Sıkıntılar

Mevsim kıştı. Müşrikler, Medine’yi kuşatmışlardı. Fakat önlerine çıkan geçilmez hendekler karşısında şaşırdılar. Medine’ye giremediler.

Müşrikler gelip karargahlarını kurunca, Allah Resulü, Medine’de yerine İbn-i Ümm-i Mektum’u vekil bırakarak üç bin İslam mücahidiyle birlikte hemen Hendek’e hareket etti. Arkasını Sel Dağı’na vererek karargahını dağın eteğine kurdu. Geride kalan çocuk ve kadınların kalelere ve hisarlara yerleştirilmesini emretti. On beş yaşına basmamış çocukları kalelere, yani ailelerinin yanına geri gönderdi. On beş yaşına girmiş olan İbn-i Ömer, Zeyd bin Sabit ve Bera bin azib gibi sahabilere ise müsaade etti.

Bu arada Beni Kurayza Yahudileri de isyan çıkararak Resulullah ile aralarındaki muahedeyi bozdular. Böylece muahedeyi ikinci defa bozmuş oluyorlardı ve bu, onların ikinci büyük ihaneti idi. Müslümanlar iki ateş arasında kaldılar. Yahudiler, müşriklerin reisi Ebu Süfyan’a elçi göndererek:

“Siz sebat edin! Biz Müslümanlara arkalarından saldıracağız, onların köklerini kazıyacağız!” dediler.[12]

Bu ihanet, Allah Resulü’ne çok ağır geldi. Fakat O, daima Allah’a tevekkül ve teslimiyet halindeydi. Bu yüzden, bu müşkil durum karşısında da:

“Hasbünallah ve ni’me’l-vekil: Allah bize yeter! O ne güzel Vekil’dir” buyurdu. (Vakıdi, II, 457; İbn-i Sa’d, II, 67) Sonra da:

“Bize Beni Kurayza’dan haber getirecek bir kimse yok mu?” diye sordu. Zübeyr bin Avvam:

“Ben varım ya Resulallah!” dedi ve gitti. Allah Resulü, durum ağırlaşıp çok tehlikeli bir hal alınca Hazret-i Zübeyr’i Yahudilerin durumunu öğrenmesi için birkaç defa daha gönderdi. Zübeyr’in bu hizmetlerinden duyduğu memnuniyeti de:

“Her peygamberin bir havarisi vardır. Benim havarim de Zübeyr’dir!” buyurarak dile getirdi. (Ahmed, III, 314) Daha sonra Peygamber Efendimiz, Yahudilere bir heyet gönderdi. Gönderdiği heyete de şu tembihte bulundu:

“Gidiniz, bakınız! Bize ulaşan haberler doğru mudur, değil midir? Eğer doğru ise onu bana üstü kapalı bir şekilde bildirirsiniz. Açıkça söyleyip de insanların yüreğine korku salmayınız, onları zaafa ve ümitsizliğe düşürmeyiniz! Şayet onlar aramızdaki muahedeye sadık iseler bunu insanlara açıklayabilirsiniz!” buyurdu. Elçiler Beni Kurayza’ya gittiler ve onları işittiklerinden daha kötü bir halde buldular. (İbn-i Hişam, III, 237)

Peygamber Efendimiz, herhangi bir saldırıya karşı Medine’yi muhafaza için Seleme bin Eslem’i iki yüz, Zeyd’i da üç yüz kişilik bir kuvvetle Medine’de vazifelendirdi. Bunlar Medine’yi bekleyecekler ve yüksek sesle tekbir getirerek Medine sokaklarında devriye gezeceklerdi.

Beni Kurayza Yahudilerinin baskınına uğramadan sabaha çıkıldığı zaman, mü’minler rahat bir nefes alıyorlardı. Hazret-i Ebubekir:

“Medine’de çoluk-çocuğumuz hakkında Beni Kurayza’dan duyduğumuz korku, Kureyş ve Gatafan ordularından duyduğumuz korkudan daha fazla idi. Zaman zaman Sel Dağı’nın tepesine çıkıp Medine evlerine bakar, onları sükunet ve huzur içinde gördükçe Allah’a hamd ve şükrederdim!” demiştir. (Vakıdi, II, 460) Ümmü Seleme validemiz de şöyle buyurmuştur:

“Ben, Resulullah’ın yanında, çarpışma ve korkuların yaşandığı Müreysi, Hayber, Hudeybiye, Mekke’nin fethi, Huneyn gibi birçok gazalarda bulundum. Bunların hiçbiri Resulullah için, Hendek’ten daha zahmetli ve daha korkulu olmamıştır. Beni Kurayza’nın çoluk-çocuğumuza baskın yapmayacağından emin değildik.” (Vakıdi, II, 467)

Öte yandan Hendek civarına sık sık müşrikler tarafından baskınlar yapılıyor, gecenin geç vakitlerine kadar şiddetli çarpışmalar oluyor, zaman zaman Allah Resulü’nün çadırı bile oka tutuluyordu.

Müşrikler bir gün, Allah Resulü’nün bulunduğu yere olanca güçleriyle hücum ettiler. O gün Peygamberimiz de ashab-ı kiram da namazlarını kılmaya fırsat bulamadılar. Akşam olup ordular yerlerine çekilince, Resulullah, Hazret-i Bilal’e ezan okumasını emretti. Her namaz için kamet getirterek öğle, ikindi ve akşam namazlarını kaza ettirdi. Buna çok üzülen Resulullah, hakkında “gözümün nuru” buyurduğu namaz ibadetinden alıkoyan müşrikler için:

“Onlar nasıl güneş batıncaya kadar bizi meşgul edip namazdan alıkoydularsa, Allah da onların evlerine, karınlarına, kabirlerine ateş doldursun!” diyerek beddua etti. (Buhari, Meğazi, 29; İbn-i Sa’d, II, 68-69; İbn-i Kesir, el-Bidaye, IV, 112)

hendek savasi krokisi

Hendek Savaşı’nın Sonuçları

Derin hendekleri, ancak birkaç müşrik geçebilmişti. Bunlardan biri olan Amr bin Abd, bütün Arabistan’ın en meşhur pehlivanlarındandı. Karşısına Hazret-i Ali çıktı ve Allah’ın izniyle onu öldürdü. Diğerlerinin akibeti de aynı oldu.

Hendek Savaşı İle İlgili Ayetler
Savaş uzayıp gidiyordu. Mü’minler öyle zor bir durumda kaldılar ki, ilahi yardım ne zaman gelecek diye bekle­meye başladılar. Bu hali Allah Teala, ayet-i kerimelerde şöyle tasvir buyurur:

“Onlar hem yukarınızdan hem aşağı tarafınızdan (vadinin üstünden ve alt yanından) üzerinize yürüdükleri zaman; gözler yıldığı, yürekler ağza geldiği ve siz Allah hakkında türlü türlü zanlara düştüğünüz zaman; işte orada iman sahipleri imtihandan geçirilmiş ve şiddetli bir sarsıntıya uğratılmış­lardır.

O zaman münafıklar ile kalplerinde hastalık bulunanlar; «-Meğer Allah ve Resulü bize sadece kuru vaatlerde bulunmuşlar!» diyorlardı. Onlardan bir grup da demişti ki: «-Ey Yesribliler (Medineliler)! Artık sizin için durmanın sırası değil, haydi dönün!» İçlerinden bir kısmı ise; «-Gerçekten evlerimiz em­niyette değil!» diyerek Peygamber’den izin istiyordu. Oysa evleri tehlikede değildi, sadece kaçmayı arzuluyorlardı. Şayet fitne çıkarmaları (dinden dönmeleri) istenseydi, bunu hemen yaparlardı. And olsun ki, daha önce onlar, sırt çevirip kaçmayacaklarına dair Allah’a söz ver­mişlerdi. Allah’a verilen söz, mes’uliyeti gerektirir! (Resulüm!) De ki: «-Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz!..»” (el-Ahzab, 10-16)

“Mü’minler ise düşman birliklerini gördüklerinde; «-İşte Allah ve Resulü’nün bize va’dettiği! Allah ve Resulü doğru söylemiştir!» dediler. Bu (orduların gelişi), onların an­cak imanlarını ve Allah’a bağlılıklarını artırdı.” (el-Ahzab, 22)

Böylece mü’minler, bütün güçleriyle mücadele ettiler. Gatafan kabilesinin ileri gelen­lerinden Müslüman olmuş bulunan, ancak kendisini, Allah Resulü’nün; “Harp hiledir.” (Buhari, Cihad, 157; Müslim, Cihad, 17) talimatıyla gizleyen Hazret-i Nuaym, müşriklerle Beni Kurayza’nın arasını açmayı başardı. Medine’yi kuşatan kabileler, tefrikaya ve ihtilafa düştüler.

Herkes birbirinden çekiniyordu. Nihayet Yahudiler, Nuaym’in hilelerine kanarak kalelerine çekildiler. Meydanda düşman olarak sadece müşrikler kaldı. Ancak mü’minler, yine de hayli müşkil durumda idiler. Peygamber Efendimiz ve ashabının, müşriklerin kuşatması altında ağır bir imtihandan geçtiği ve adeta “yüreklerin ağza geldiği” bu esnada şu ayet-i kerime nazil oldu:

“Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hali (uğradıkları sıkıntılar) başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar, öyle sıkıntılar dokundu ve öyle sarsıldılar ki, hatta peygamber ve beraberinde iman edenler; «Allah’ın yardımı ne zaman?» derlerdi. Bak işte! Gerçekten Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara Suresi, 214)

Allah Resulü, ellerini yüce dergaha kaldırarak şöyle niyaz eyledi:

“Ey Rabbim! Ey Kur’an-ı Azimüşşan’ı gönderen Allah’ım! Ey düşmanlarla hesabı tez gören Rabbim! Sen Medine önünde toplanan şu Arap kabilelerini dağıt! Allah’ım! Onların topluluklarını kır, iradelerini sars da yerlerinde tutunamasınlar!” (Buhari, Meğazi, 29)

Allah Resulü, bu duasını henüz bitirmişlerdi ki, müba­rek simalarını pür-tebessüm sürura gark eden ilahi yardım tahakkuk etti. Sert ve keskin bir fırtına, düşman saflarına doğru esmeye başladı. Önüne ne gelirse savuran müthiş bir kasırga, Medine vadisinin toz ve toprağını müşriklerin yüzlerine ve gözlerine doldurdu. Çadırlarını söküp uçurdu. Yemek tencerelerini devirdi, ateşlerini söndürdü. Yük develeri ve süvari atlarını birbirine karıştırdı.

Bu semavi afet ve ilahi azabın üzerlerine tuğyan ettiği müşrikler, perişan bir hale düştüler. Savaşa en hırslı olanlardan Ebu Süfyan bile bin bir çaresizlik içinde, as­kerlerine:

“–Ben geri dönüyorum. Siz de yola çıkın!” diyerek devesine bindiği gibi Mekke’nin yolunu tuttu.

Cenab-ı Hak, iman edenlere nusretini göndermişti. ayet-i kerimelerde buyrulur:

“Ey iman edenler! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani size ordular saldırmıştı da, Biz onlara karşı bir rüzgar ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah ne yap­tığınızı çok iyi görmekteydi.” (Ahzab Suresi, 9)

“Allah, o inkar edenleri hiçbir fayda elde edemeden öfke ve kinleri ile geri çevirdi. Savaşta Allah(ın yardımı) mü’minlere kafi geldi. Allah güçlüdür, mutlak galiptir.” (Ahzab Suresi, 25)

Hendek Savaşı’nın Önemi

Perişan bir şekilde kaçan müşrikler, arkalarında birçok binek, savaş malzemeleri, erzak ve eşya bırakmışlardı. Bunlar sayesinde Medine’deki kıtlık da ortadan kalkmış oldu. Allah Resulü bu ilahi lutuf ve büyük zaferden sonra ashabına:

“–Artık nöbet sizindir! Bundan sonra Kureyş sizin üzerinize gelemez!” buyurdu. (Buhari, Meğazi, 29)

Böylece artık müdafaa değil, hücuma da geçebileceklerini ifade etmiş oluyorlardı. Çünkü müşriklerin hem gururları, hem de saldırı güçleri tamamen kırılmıştı. Artık bütün mü’min gönüllerde Allah Resulü’nün bu hakikati ifade eden sözleri terennüm ediliyordu:

“Bundan böyle, biz onların üstüne yürüyeceğiz!”

İlginizi Çekebilir

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir